Türkiye, Cumhuriyetin geleneksel  dış politikasından uzaklaşmış; uzun süredir iç siyasetin uzantısı, güvenlikçi söylemin aracı ve kısa vadeli kriz yönetimi alanı hâline gelmiştir. Konjonktürel olarak bazen dış politika etkisiyle iç siyaseti ve bazen de iç siyaset malzemeleriyle diş politikayı etkilemeyi hedeflemiş ve giderek öngörülemez bir sürece girmiştir.

Bu durum, yalnızca iktidarın tercihi değil; muhalefetin de dış politika alanında net, bütünlüklü ve alternatif bir vizyon üretememesinin sonucudur. Oysa küresel düzenin çözüldüğü, güç siyasetinin sertleştiği bir dönemde; muhalefetin asli görevi, iktidardan farklı olarak nasıl bir dünya ve nasıl bir Türkiye tasavvur ettiğini bu günden ortaya koymaktır. Türkiye’nin diğer sorunlarının çözümü de buna bağlıdır.

Türkiye muhalefeti için dış politika, iktidara gelince düşünülecek bir alan değil; tam tersine, iktidar iddiasının en güçlü göstergesi dış politikada neyi, nasıl ve hangi ilkelerle yapacağını bugünden ortaya koyabilmektir.

Muhalefet için dış politika, sadece  “iktidar eleştirisi” değil; ‘iktidar alternatifi inşası’dır. Bunun gerçekleşebilmesi, içinde bulunduğumuz siyasi yelpazede öncelikle muhalefetin birlikte bir ‘Türkiye Tasarımı’ etrafında birleşmesi gerekmektedir. Bu birleşme ki, hem ülke insanına ve hem de Orta doğu insanına umut ışığı olacaktır. Bu birleşme hem iktidar değişimini gerçekleştirecek ve hem de ülkenin iç ve dış sorunlarının çözümü konusunda umudu artıracaktır.

Bu yazıda dış politikaya ağırlık vereceğim; sonra ki yazılarımda da iç sorunların çözümünde ortak iktidar proğramı üzerinde duracağım. Muhalefetin, Cumhuriyetin Temel İlkeleri etrafında birleşmesi talebini sürekli yineleyeceğim. Ve konuyu ilgilenenlerin öneri ve değerlendirmesine açık tutacağım.

Muhalefetin dış politika vizyonunun merkezinde, soyut bir “bağımsızlık” söylemi değil; uluslararası hukukla tahkim edilmiş egemenlik anlayışı yer almalıdır. Ortadoğu ve Dünya’da öngörülemez ve bir o kadar da hızlı değişimler yaşanmaktadır. Türkiye, içinde bulunduğu coğrafyada ve ‘Güç Siyaseti’nin sertleştiği bu dönemde iç dinamiklerinden aldığı gücün yanında Uluslararası Hukuk/Haklılık gücünü de kullanmalıdır. Ve Ortadoğu coğrafyasında barışın, karşılıklı yarar ilkesinin, evrensel hukukun, insan haklarının en güçlü savunucusu olmalıdır.

Muhalefet şunu açıkça söylemelidir. Türkiye’nin çıkarı, hukuku esneten değil; hukuku üreten ve kullanan bir aktör olmaktan geçer. Bu nedenledir ki;

*BM Şartı, uluslararası sözleşmeler ve insan hakları rejimi Türkiye’nin “yükü” değil, dış politika araçlarıdır.

*Hukuka dönüş, zayıflık değil; meşruiyet üretme kapasitesidir.

*Muhalefet, ABD ve Batı ile ilişkilerde iki hatalı uçtan da uzak durmalıdır:
ne koşulsuz uyum ne de refleksif karşıtlık. Vizyon net olmalıdır.

*Türkiye, NATO üyesidir ve bu üyelik; şeffaf, kurumsal ve eşitlikçi zemine taşınmalıdır. Nato, savunma refleksinin yanında dünya barışının da güvencesi olmalıdır. ABD’nin 66 Uluslararası kuruluştan çekildiği; beğenmediği ülke başkanını kaçırıp, yargıladığı; istemediği ülkeyi bombaladığı şu günlerde en etkili araç uluslararası kurumlar ve uluslararası hukuktur. Bu kurumların güçlendirilmesi ve etkin hale getirilmesi insanlığın önünde tarihsel bir sorumluluk olarak durmaktadır. Kriz bölgesinde bulunan Türkiye muhalefeti öncelikle bu alanda sesini yükseltmelidir.

*Güvenlik kaygıları (özellikle Suriye/YPG meselesi), kişisel lider diplomasisiyle değil; çok taraflı, belgeli ve hukuk temelli mekanizmalarla, Suriye ve bölge barışıyla bütünleştirilerek savunulmalıdır.

*Muhalefet, Batı’ya Türkiye’nin, sorun çıkaran değil; sorun çözen, öngörülebilir ve kurallı bir ortak olduğu mesajını verebilmelidir.

*Muhalefet, Rusya ile ilişkilerde mevcut iktidarın düştüğü temel hatayı tekrarlamamalıdır; denge siyasetini korumak ve kurumsallaştırmak için karşılıklı yararlılık stratejisi üretmelidir.

*Muhalefet alternatif yaklaşım olarak; enerji, ticaret ve bölgesel konularda iş birliği; güvenlik ve savunma alanında ise şeffaflık ve uyumlu ittifak stratejisi geliştirmelidir.

*S-400 ve benzeri krizler, muhalefet açısından açık bir ders olmalıdır; kısa vadeli taktik hamleler, uzun vadeli kurumsal maliyetler doğurabilmektedir.

*Muhalefet, Ortadoğu politikasında net bir kopuş önermelidir; rejim değiştiren, taraf tutan, askerî varlığı kalıcılaştıran bir aktör değil; Suriye’de ve bölge ülkelerinde toprak bütünlüğü, mültecilerin uluslararası gözetim altında gönüllü dönüşü, bölgesel diyalog mekanizmalarının yeniden inşası, İran, Arap ülkeleri ve Avrupa’yı kapsayan çok taraflı, karşılıklı yarar ilkesini temel almış bir barış masası inşasını temel hedef almalıdır.

*Muhalefet, “Ortadoğu bataklığı” söylemini değil; Ortadoğu’da düzen kurucu diplomasi iddiasını sahiplenmelidir.

*Deniz yetki alanlarında uluslararası tahkim ve müzakere Yunanistan ve bölge ülkeleriyle kesintisiz diplomatik temas ve enerji paylaşımında dışlayıcı değil, kapsayıcı modeller önermelidir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızlaştırmaz; aksine hak arayan meşru aktör konumuna taşır.

Dış Politika; Tek Kişi Değil, Kurumsal Devlet Aklı ile yapılmalıdır.

Muhalefetin en güçlü söylem başlıklarından biri de bu olmalıdır; Türkiye dış politikası şahsileşmiş, sürdürülemez hale gelmiştir. Alternatif olarak, güçlendirilmiş Dışişleri Bakanlığı; TBMM’nin dış politika üzerindeki denetimi; şeffaflık, öngörülebilirlik ve kurumsal süreklilik öneri ve iddiası öne çıkarılmalıdır. Kurumlar ve devlet aklı yeniden tesis edilmelidir. Bu, yalnızca demokrasi meselesi değil; uluslararası güven meselesidir

Yineliyerek belirtmek istiyorum ki; Türkiye muhalefeti için dış politika, iktidara gelince düşünülecek bir alan değil; tam tersine, iktidar iddiasının en güçlü göstergesidir.

By admin