Atatürk’ün Cumhuriyetinde belediye, yalnızca yol yapan, çöp toplayan, imar ruhsatı veren bir hizmet kuruluşu değildir.

Belediye, Cumhuriyetin yurttaşını yetiştiren, yurttaşın yönetime katılmasını sağlayan ve demokrasiyi günlük hayatın içine yerleştiren en önemli kamu kurumlarından biridir.

 Belediyenin Görevi Yurttaşı Yönetmek Değil, Yurttaşla Birlikte Yönetmektir

Bir ülkenin demokrasi düzeyi yalnızca parlamentosu, hükümeti veya seçim sandığıyla ölçülmez. Demokrasi, asıl olarak yurttaşın günlük hayatında ne kadar hissediliyor, ne kadar uygulanıyor ve ne kadar içselleştiriliyorsa o kadar güçlüdür.

Yurttaşın yaşadığı mahallede söz söyleyebildiği, belediye bütçesinin nasıl kullanılacağını tartışabildiği, imar kararlarından ulaşım politikalarına kadar kendi hayatını doğrudan etkileyen konularda bilgi alabildiği ve yöneticisini denetleyebildiği bir yerel yönetim, demokrasiyi yalnızca anlatmaz; demokrasiyi yaşatır.

Bu nedenle belediye, Cumhuriyetin yerel düzeydeki en önemli kurumlarından biridir.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temelinde yalnızca devletin biçimini değiştirmek değil, tebaa anlayışından yurttaşlık anlayışına geçmek vardır. Cumhuriyet, insanı devletin karşısında edilgen bir kul olmaktan çıkararak hak ve sorumluluk sahibi yurttaş haline getirmeyi amaçlamıştır.

Bu dönüşümün başarıya ulaşması ise yalnızca anayasa ve yasalarla mümkün değildir. Yurttaşlık günlük hayatın içerisinde öğrenilir ve inşa edilir. Belediye de burada önem kazanır. Çünkü yurttaş devleti çoğu zaman Ankara’daki kurumlarıyla değil; yaşadığı şehirdeki belediye, okul, hastane, ulaşım sistemi, park, pazar, kültür merkezi ve sosyal hizmetlerle doğrudan deneyimler. Dolayısıyla demokratik Cumhuriyetin en önemli sınavlarından biri yerel yönetimlerdir.

Cumhuriyet Belediyeciliği ve Bir Şehrin Yeniden İnşası

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’nin şehirleri yalnızca ekonomik açıdan değil, altyapı ve kamu hizmetleri açısından da büyük bir yoksunluk içerisindeydi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında belediyecilik alanında yeni bir hukuki ve kurumsal yapı oluşturulması bu nedenle zorunluydu.

1924’te Ankara Şehremaneti’nin kurulması, yeni başkentin modern bir şehir olarak inşasına yönelik önemli adımlardan biriydi. 1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu ise Cumhuriyet dönemi belediyeciliğinde temel dönüm noktalarından biri oldu. Bu düzenlemeyle belediyelere şehirlerin imarı ve halkın ortak ihtiyaçlarının karşılanması konusunda geniş görevler verildi.

Bu dönemin belediyeciliğini yalnızca bugünkü anlamıyla “altyapı hizmetleri” şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü Cumhuriyet, aynı zamanda modern şehir yaratma projesiydi.

Cumhuriyetin şehir projesinde; şehrin su ve kanalizasyonu, temizliği, ulaşım, eğitim ve sağlık kurumları; üretim, eğitim kültür ve sosyal hayatı yaşatan kamusal düzen ve bütün bunların merkezinde çağdaş yurttaş vardı.

1930’lu yıllarda belediyecilik alanında çıkarılan 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun yanında Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, Yapı ve Yollar Kanunu, Belediyeler Bankası ve kamulaştırma düzenlemeleri gibi birbirini tamamlayan düzenlemelerin yapılması, Cumhuriyetin belediyeyi münferit hizmetlerden ibaret görmediğini ortaya koymaktadır.

1935 yılında düzenlenen ilk Belediyeler Kongresi’nde dahi imar, hayat pahalılığı ve belediye gelirleri gibi konuların birlikte ele alınması dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, belediyenin yalnızca yol ve temizlik hizmeti yapan bir kurum değil, şehrin ekonomik ve sosyal hayatını da ilgilendiren bir kamu kurumu olarak düşünüldüğünü göstermektedir.

Buradan bugün için bir sonuç çıkarmak gerekirse; Cumhuriyet belediyeciliğinin temel amacı yalnızca şehirleri yönetmek değil, Cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu çağdaş şehir hayatını kurmaktır.

Bugün bizim görevimiz de bu düşünceyi 21. yüzyılın koşullarında yeniden yorumlamaktır.

 21.Yüzyıl Belediyeciliği /2

Bugün belediyecilik çoğu zaman yol, asfalt, park, temizlik, ulaşım, su ve kanalizasyon gibi hizmetlerle tanımlanıyor.

Bunlar elbette belediyenin temel görevleridir; ancak 21. yüzyıl belediyeciliği bununla sınırlı kalamaz. Çünkü insan yalnızca yol, su ve kanalizasyon ihtiyacı olan bir varlık değildir.

İnsan aynı zamanda; bilgiye, kültüre, güvenliğe, adalete, sosyal dayanışmaya, ekonomik fırsata, temiz çevreye, sağlıklı yaşama, eğitime ve yönetime katılmaya ihtiyaç duyar.

Bu nedenle çağdaş belediyenin görevi yalnızca “şehirde hizmet üretmek” değil, “şehirde insanca yaşamı mümkün kılmaktır.”

Belediye yurttaşı pasif hizmet tüketicisi olmaktan çıkarmalı, yönetime ve hizmet üretimine paydaş yapmalıdır.   

Yurttaş; “Belediye bana ne verecek?” diye sormaya başladığında demokrasi zayıflar. Bunun yerine; “Şehrimizin geleceğini birlikte nasıl kuracağız?” sorusunu soran bir yurttaşlık kültürü yaratılmalıdır. Demokratik belediyecilik  bunu gerektirir.

Demokrasinin İlk Okulu: Mahalle

Türkiye’de demokratik katılımı güçlendirmek istiyorsak, işe en küçük yönetim biriminden başlamalıyız. Mahalleden. Çünkü yurttaşın devleti en yakından deneyimlediği yer mahalledir.

Bu nedenle 21. yüzyıl belediyeciliğinde Mahalle Demokrasi Meclisleri kurulmalıdır.

Bunlar klasik anlamda belediye organlarının alternatifi değil, onların yanında çalışan katılım mekanizmaları olmalıdır.

Her mahallede düzenli aralıklarla toplantılar yapılmalı ve şu sorular doğrudan yurttaşla tartışılmalıdır:

  • Mahallenin öncelikli sorunu nedir?
  • Belediyenin hangi hizmeti yetersizdir?
  • Önümüzdeki yıl hangi yatırım yapılmalıdır?
  • Çocuklar için ne yapılmalıdır?
  • Yaşlılar için ne yapılmalıdır?
  • Engelli yurttaşların hangi sorunları vardır?
  • Ulaşım problemi nedir?
  • Yeşil alan ihtiyacı nedir?
  • Sosyal ve kültürel ihtiyaçlar nelerdir?
  • Mahallenin ekonomik potansiyeli nedir?

Böylece yurttaş seçimden seçime oy veren kişi olmaktan çıkar; Karar süreçlerinin parçası haline gelir.

Bu sistem aynı zamanda belediye yönetiminin de işini kolaylaştırır. Çünkü yönetici sorunları masa başından tahmin etmek yerine doğrudan mahalleden öğrenir.

Katılımcı Belediye Bütçesi

Demokrasinin en önemli göstergelerinden biri bütçedir. Çünkü bütçe, belediyenin gerçek tercihlerini ortaya koyar. Bu nedenle belediye bütçesinin belirli bir bölümü için katılımcı bütçeleme sistemi kurulmalıdır.

Örneğin belediye, yatırım bütçesinin belirli bir oranını mahallelerin ve yurttaşların önerilerine ayırabilir.

Yurttaş önerir; uzmanlar maliyetini ve uygulanabilirliğini değerlendirir; mahalle önceliklendirir; belediye meclisi karar verir ve Sonuç yine yurttaşa raporlanır.

Böylece yurttaş ilk kez belediye bütçesinin gerçek anlamda bir parçası haline gelir.

Bu yalnızca mali bir yöntem değil; aynı zamanda yurttaşlık eğitiminin kendisidir.

Yurttaş kaynakların sınırlı olduğunu öğrenir; öncelik belirlemeyi öğrenir; kamu yararını kişisel talepten ayırmayı öğrenir; karar almayı öğrenir; Kararın sonucunu denetlemeyi öğrenir. Ki, bu süreç bir demokrasi okuludur. Belediyelerin temel görevlerinden biri de demokrasiyi yaşam biçimine dönüştürmektir.

Belediye Meclisini Gerçek Bir Yerel Parlamento Haline Getirmek

Belediye meclisleri çoğu zaman belediye üst yönetiminin hazırladığı gündemin görüşüldüğü ve çoğunlukla parti gruplarının siyasi pozisyonlarının tekrarlandığı organlar haline getirilmiştir..

Oysa belediye meclisi, şehrin yerel parlamentosu olarak düşünülmelidir.

Meclis üyeleri yalnızca seçim dönemlerinde değil, görev süresinin tamamında yurttaşla temas halinde olmalıdır.

Meclis toplantıları; halka açık, anlaşılır, erişilebilir, canlı yayınlanan, kayıtları kamuya açık ve kararları gerekçeleriyle yayımlanan toplantılar olmalıdır.

Daha önemlisi, meclis üyeleri belediye başkanının siyasi destekçisi veya muhalifi olmaktan önce şehrin temsilcisi olduklarının bilincinde olmalıdır.

Belediyede siyasi rekabet olabilir; ancak su, temiz hava, çocuk parkı, siyasi değildir.  Kentin geleceği siyasi hesapların üzerinde tutulmalıdır.

Siyasi tercihlerin elbette farklılaşması doğaldır. Ancak belediye yönetiminin temel ölçüsü kamu yararı olmalıdır.

Belediye Başkanı, Şehrin Sahibi Değil, Emanetçisidir, Şehreminidir.

Demokratik belediyecilikte öncelikle zihniyet değişimi gerekmektedir. Bunun içinde  belediye başkanının demokrasi kültürü ve kamu disiplini önemlidir.

Belediye başkanının yetkisi, hukuk ve kamu yararı ile sınırlıdır ve kamusal bir emanettir. Bu nedenle belediye başkanlığı anlayışı; “Ben yaptım.” anlayışından, “Kent adına karar verdik ve hesabını veriyoruz.” anlayışına dönüşmelidir.

Başkan güçlü olmalıdır; fakat güçlü olması, denetlenemez olması anlamına gelmemelidir. Tam tersine; Güçlü yönetim + güçlü meclis + güçlü denetim + güçlü yurttaş katılımı birlikte bulunmalıdır. Demokratik belediyenin formülü budur.

Önceki yazılarımızda Cumhuriyetin ekonomik kalkınma anlayışının yalnızca sermaye biriktirmekten ibaret olmadığını; üretim, eğitim, kooperatifçilik ve kurumsal kapasiteyle birlikte ele alındığını ortaya koyduk.

Aynı anlayış belediye yönetimi için de geçerlidir.

Belediye; partililerin istihdam edildiği bir alan değil, kamu hizmetinin üretildiği bir kurumdur.

Bu nedenle belediye personelinde; liyakat, uzmanlık, mesleki yeterlilik, etik, şeffaflık ve hesap verebilirlik esas alınmalıdır.

 .

Belediye, yerel ekonomik kalkınmanın öncüsü olmalıdır.

Cumhuriyetin ekonomik kalkınma anlayışında; üretim, kooperatifçilik, küçük üreticinin korunması ve yerel ekonomik kapasitenin geliştirilmesi önemli bir yer tutmuştur.

Bugünün belediyesi de kendi sınırları içerisindeki ekonomik hayatı yalnızca vergi ve ruhsat ilişkisi üzerinden görmemelidir.

Belediye;

  • üretici kooperatiflerini,
  • kadın kooperatiflerini,
  • tüketim kooperatiflerini,
  • tarımsal üreticileri,
  • küçük esnafı,
  • yerel girişimleri,
  • genç girişimcileri, destekleyen bir yerel ekonomik kalkınma sistemi kurmalıdır.

Burada belediyenin görevi özel sektörün yerine geçmek değil; ekosistem oluşturmaktır. Örneğin belediye, Üreticiye pazar sağlayabilir; kooperatiflerin ürünlerini kamuya tanıtabilir; Yerel üretim merkezleri oluşturabilir; soğuk hava deposu ve lojistik altyapısına katkı sağlayabilir; yerel ürünlerin markalaşmasına destek olabilir; üretici ile tüketiciyi doğrudan buluşturabilir; meslek edindirme merkezleri kurabilir ve gençlerin, kadınların üretime katılmasını kolaylaştırabilir.

Belediyenin Yeni Sosyal Politikası; Yardım Değil, Bireyi, Aileyi Güçlendirmek Olmalıdır.

Yoksullukla mücadelede yalnızca yardım dağıtmak kalıcı çözüm değildir.

Elbette ihtiyaç sahibi yurttaşa destek verilmelidir; ancak sosyal belediyeciliğin nihai hedefi insanları sürekli yardım alan konumda tutmak değil, kendi hayatlarını kurabilecekleri koşulları yaratmaktır.

Bu nedenle belediyelerin sosyal politikası üç aşamalı düşünülmelidir:

1. Koruma, İhtiyaç sahibi insanı kriz döneminde yalnız bırakmamak.

2. Güçlendirme, Eğitim, meslek, sağlık, çocuk bakımı, ulaşım ve benzeri desteklerle kişinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamak.

3. Üretime ve topluma katılım, İnsanı ekonomik ve sosyal hayatın aktif bir öznesi haline getirmek. Böyle bir model, yardım alan yurttaştan hak sahibi ve üretken yurttaşa geçişi sağlar. 

Belediye Bir Yurttaşlık Merkezi Olmalıdır.

21. yüzyıl belediyeciliğinin en önemli yeniliklerinden biri budur. Her belediyede bir Yurttaşlık ve Demokrasi Merkezi kurulmalıdır.

Bu merkezlerde;

  • anayasal haklar,
  • yerel yönetim,
  • belediye bütçesi,
  • yurttaşın hak ve sorumlulukları,
  • çevre,
  • kent kültürü,
  • kooperatifçilik,
  • afet bilinci,
  • çocuk hakları,
  • kadınların yerel yönetime katılımı,
  • gençlerin yönetime katılımı,
  • dijital vatandaşlık, konularında eğitimler verilmelidir. Çünkü demokratik yurttaş kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Demokratik yurttaşlık öğrenilir.

Nasıl ki Cumhuriyetin ilk döneminde Halkevleri ve benzeri kurumlarla kültürel ve toplumsal gelişme desteklenmişse, bugün de çağın araçlarını kullanarak yeni bir yurttaşlık kültürü oluşturulmalıdır.

Amaç; Haklarını ve sorumluluklarını bilen; farklı düşünceye tahammül eden; kamu malını koruyan; vergi veren; çevresine sahip çıkan;  yöneticisini denetleyen ve gerektiğinde yönetime katılan yurttaş yetiştirmektir. Bu, demokratik Cumhuriyetin en önemli yatırımlarından biri olacaktır.

Dijital Belediye Şeffaflığın Yeni Altyapısı

21.yüzyılda demokratik belediye aynı zamanda dijital belediyedir. Ancak dijitalleşme yalnızca internet üzerinden ruhsat almak veya vergi ödemek değildir. Asıl mesele kamusal bilginin yurttaşa açılmasıdır.

Her belediye; bütçesini, ihalelerini, harcamalarını, taşınmazlarını, imar değişikliklerini, belediye şirketlerini, borçlarını, personel giderlerini, yatırım programı ve projelerin gerçekleşme oranlarını kolay anlaşılır biçimde kamuoyuna açıklamalıdır.

Yurttaş belediyeden bilgi alabilmek için aylarca uğraşmamalıdır. Çünkü bilgi kamunun malıdır. Şeffaflık yalnızca yolsuzluğu önlemek için değil, yurttaş ile yönetim arasında güven oluşturmak için gereklidir.

İmar planı, belediyeciliğin En Büyük Demokrasi Sınavıdır.

Türkiye’de belediyeciliğin en kritik alanlarından biri imar planıdır. Çünkü imar kararı yalnızca teknik bir karar değildir.

Bir parselin değerini değiştirir; bir mahallenin geleceğini değiştirir; trafiği değiştirir; Yeşil alanı değiştirir ve kamu hizmetlerinin yükünü değiştirir. Dolayısıyla imar kararları aynı zamanda kamusal değer dağıtım kararlarıdır.

Bu nedenle imar süreçlerinde olağanüstü bir şeffaflık gerekir. Plan değişiklikleri; açık gerekçeli, bilimsel verilere dayalı, şehircilik ilkeleriyle uyumlu, kamu yararını esas alan ve yurttaşın erişimine açık olmalıdır.

Bir şehrin geleceği birkaç kişinin kapalı odalarda aldığı kararlarla belirlenmemeli; Kent planı, kentin ortak sözleşmesidir.

Demokrasi Belediyede Hayat Bulmalıdır; çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti bize yalnızca bir devlet şekli bırakmadı. Bir düşünce bıraktı; ‘Egemenlik millete aittir’, ancak bu düşüncenin gerçek anlamını bulabilmesi için egemenliğin yalnızca seçim sandığında oy kullanmakla bitmemesi gerekir.

Yurttaş; oy vermeli, sormalı, öğrenmeli, katılmalı, öneride bulunmalı, eleştirmeli, denetlemeli, sorumluluk üstlenmeli ve gerektiğinde yönetime ortak olmalıdır.

Bunun en doğal alanı ise yerel yönetimlerdir. Çünkü insanın yaşadığı yer, demokrasinin de yaşadığı yerdir.

Bir yurttaş belediyesinde söz sahibi olabiliyorsa, bütçeyi anlayabiliyorsa, yöneticisini denetleyebiliyorsa, mahallesinin geleceği hakkında fikir açıklayabiliyorsa ve verdiği oyun ötesinde yönetime katılabiliyorsa, demokrasi onun için soyut bir kavram olmaktan çıkar ve yaşam biçimine dönüşür.

İşte bizim 21. yüzyıl Türkiye’si için kurmak istediğimiz demokratik devlet anlayışının yerel yönetimlerdeki karşılığı budur.

Merkezde güçlü ama hukukla sınırlanmış devlet; yerelde güçlü ve katılımcı yönetim; şeffaf kurumlar; liyakatli kamu hizmeti; üreten yerel ekonomi; güçlü kooperatifler; sosyal dayanışma ve bütün bunların merkezinde haklarını bilen, sorumluluklarını yerine getiren, yönetime katılan demokratik yurttaş.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılında artık belediyeciliği yalnızca “şehri yönetmek” olarak değil; “şehri yurttaşlarla birlikte yönetmek” olarak tanımlamak zorundayız. Çünkü gerçek demokrasi, yurttaşın yalnızca yönetilmediği, aynı zamanda yönetime katıldığı yerde başlar. Ve Cumhuriyetin en güçlü güvencesi de budur.

Devlete bağlı, ama devlete bağımlı olmayan; hakkını bilen, sorumluluğunu bilen; yöneticisini seçen, denetleyen ve gerektiğinde değiştirebilen demokratik yurttaş.

Böyle bir yurttaşlık kültürü oluştuğunda belediye artık yalnızca bir kamu hizmeti kurumu olmaktan çıkar; Cumhuriyetin mahalledeki, sokaktaki, şehirdeki canlı kurumu haline gelir. Atatürk’ün Cumhuriyetini 21. yüzyıla taşımanın yollarından biri de budur. Asıl görev Cumhuriyeti yalnızca korumak değil; onu yurttaşın günlük hayatında yeniden yaşatmaktır.

By admin